KARANLIK KENT

Birçok şairin yazmayı sonraya bırakıp, unuttuğu mısralardan mahrum oluşumuz mu güzel söz söylemekteki eksikliklerimiz? Yoksa layık bulmadığımızdan mı ağzımızı tüm bunlara? Bilemiyorum.


Kızgınken söylemek kolay geliyor. Bir devrilmiş bardaktan akan sular gibi, çıkıveriyor cümleler ağzımızdan. Düşünmeden veyahut çok düşünüp içimizde biriktirdiklerimizden bir aranjman sunuyoruz öfke kaynağımıza. Lüzumlu, lüzumsuz kusuyoruz öfkemizi. Sonra kocaman bir boşluk ve pişmanlık içinde dalıp sürükleniyoruz, içimizin yalnız kentlerinden birine. Kente çöken karanlık gece oluşundan değil, cehalet damlalarından oluşan kara bulutlardan. Ve döngü başlıyor. Tıpkı su döngüsü gibi sular buharlaşıp nasıl bulut olup tekrar yağıyorsa üzerimize, öyle bir cehalet yağıyor bu kentten göç etmeyenlerin üzerine. Sonra tüm yeşiller kuruyor. Filiz veriyor tüm suçlar; adına medeniyet dediğimiz, paha biçemediğimiz beton yığınlarından. Feryatlar, figanlar… Sessiz çığlıklar, kimsenin duymadığı. İçten içe bir kabulleniş.


Sonra iki teyze kapılarını açıp çıkıyorlar kendi kapılarını kilitleyip, perdelerini çekip. Fısır fısır bir dedikodu… Biri dedi, öbürü kodu. El âlem olup ne dediler kim bilir?

30 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

EV

KIRLANGIÇ

BİR