KLASİK ÇAĞDA EĞİTİM

Çoktan göçmüş, yok olmuş bir uygarlığın izleri olarak kabul edilen harabelik alanlarla, ören yerleriyle dolu olan ülkemizde antikçağdaki eğitim idealine kafa yoranların sayısı sadece akademik çevrelerle sınırlıdır. Kadim dünyada bu mekanlarda öğrencilere öğretilen derslerin içeriğinde neler vardı? Daha da önemlisi, bu içerikleri taşıyan ruhun kendisi neydi? Kısacası, Antik Yunan ve Roma eğitim idealinin manevi altyapısı nelerden oluşmaktaydı? Ve bunlar bugün artık tamamen unutulmuş mudur?

Eski Yunan uygarlığında eğitim sözcüğü ‘Paideia’ sözcüğüyle karşılanırdı. Bu sözcüğün içinde ‘çocuk’ vardır ve Paideia ‘çocuğa ait/çocukluk’ anlamına gelir. Yine eski Yunanca olan Paidagogie de bu sürecin yönetimi anlamına gelir. Bu sözcüğün en eski kullanımını İ.Ö. 5.yüzyılın büyük tragedya yazarı Aiskhylos’da görürüz ve ‘çocuk bakımı/beslenme’ bağlamında kullanılır. Komedya yazarı Aristophanes ve tarihçi Thukydides ise Paideiayı kent devleti/polisin refahı için gerekli olan pratik bilgilerin gençlere verilmesi olarak ele alırlar. İ.Ö. 5 ve 4. yüzyıllarda etkin olan Sofistler, yani ücret karşılığı ders veren öğretmenler Paideia yerine ‘Arete’ sözcüğünü kullanmayı tercih ederler, ki bunun anlamı ‘ahlaki mükemmellik’tir. Hayatı boyunca Sofistlerle mücadele eden Sokrates ise eğiticiliğin bir meslek olmadığını, onun, Tanrının bir emri olduğunu söyler. Tanrı Apollon insana “kendini tanıma” ödevini vermiştir ve Sokrates bu emri yerine getirmek üzere hayatını insanların kendilerini tanımalarına, neyi bilip neyi bilmediklerini bilmelerine yardımcı olmaya adar.

Sokrates’in öğrencisi ve Batı felsefesinin kurucusu Platon’da Paideianın temeli felsefe eğitimidir. Bu eğitimin amacı da kent devleti içindeki toplumsal hayatın ahlaki temellere oturtularak mutlu insanların yetiştirilmesidir. Platon Sofistlerin bireyci eğitimine karşıdır ve eğitimin devlet tarafından bilim ve felsefe temeline oturtularak gerçekleştirilmesini ister. Ancak ‘İyi İdesi’nden akıl ile türetilen ahlaklı eylem normları siyasal mükemmelliği sağlayabilir. Bu da sadece felsefe eğitimi ile olur. İşte Platon’un devlet idealinin temeline koyduğu sistematik eğitim modeli Avrupa kültürünün ilk eğitim programıdır. Bunun temel eğitim kısmında bedenin ve ruhun eğitimi, yani jimnastik ve musiki yer alır. Daha sonra öğrenciye bir taraftan gramatik, retorik ve dialektik öğretilirken, diğer taraftan aritmetik, geometri ve astronomi dersleri verilir. Bu eğitimin amacı ‘İyi İdesi’ni kavramak, ondan pay almaktır. Paideia hayatın tamamını kapsayan bir süreç olup bu süreç sayesinde idelerin bilgisine sahip, sağduyulu, devleti yönetebilme kapasitesi olan insanlar yetişir. Felsefeden nasibini almış olan insanların yöneteceği ideal devlette oluşturulan eğitim kurumu akıl ile gücü birleştirecektir. İşte Platon’un Akademisi felsefe ile bilimin, akıl yoluyla siyasal gerçekliği yönetme iddiasının öğretildiği yerdir.

Paideia’nın, yani eğitimin kültür/uygarlık anlamında ilk kez Platon tarafından kullanıldığını biliyoruz. Eğitimi “ölümlülere verilebilecek en değerli şey” olarak niteleyen Platon, Protagoras dialoğunda uygar/eğitimli insanla vahşi insanı karşılaştırır. Platon’un öğrencisi Aristoteles aynı çizgidedir: eğitim, doğal olarak zayıf bir yaratık olan insanın bu zayıflığını telafi etme sürecidir. Aristoteles’e göre eğitimli insan tüm ilkesel konularda sağlam ve sağlıklı bir yargı gücüne sahip insandır.

Klasik Yunan eğitim ideali Paideia’nın Roma’daki karşılığını İ.Ö. 1. yüzyılda Cicero koyar ve bunun adı ‘Humanitas’tır, yani insanlık. Humanitas sözcüğünün eski Yunanca’da tam karşılığı olmamakla birlikte, bu anlayışın merkezinde eski Yunan’daki gibi insanın kendini tanıması, kendi imkanlarının farkına varması olduğunu biliyoruz. İşte humanitas sözcüğünden türetilen ‘humanism’/’hümanizma’ insanın daha insanca olması, insanlaşması demektir. Cicero’nun humanitas anlayışı içinde insan aklına verilen değer ve onur, ahlaki ve ruhsal eğitim, iç huzuru, dostluk, iyilik, misafirperverlik, cömertlik gibi erdemler bulunur.

İşte 15-16. yüzyıllarda İtalya’da ortaya çıkan Renaissance, ‘Yeniden Doğuş’, insanlık idealini antikçağın felsefesinde ve edebiyatında yeniden keşfeder. Platon’daki siyasal boyut bir kenara bırakılır ve insanın bireysel gelişimi ön plana çıkar. Tüm Avrupa İtalyan Renaissanceından etkilenir ve bu süreç, insanın aklının ve tüm yeteneklerinin, kısacası insan imkanlarının ortaya çıkmasını sağlayan bir süreç olarak anlaşılır. Erasmus, Cicero’nun büyük önem verdiği retoriğin yanı sıra felsefe ve tarih eğitiminin önemini vurgular. Hümanizma düşüncesi olmadan artık ne Melanchton’un protestan eğitimini ne de Cizvit rahiplerin katolik eğitimini düşünmek mümkündür.

18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren gelişen Alman Neo-Hümanizmi klasik çağa olan hayranlığıyla İtalyan Hümanizminin aynısı olmakla birlikte, ondan ayrıldığı nokta felsefi derinliğidir. Temelini yine antropolojik bir yaklaşımda bulan Alman Hümanizmi edebi-tarihsel ve estetik eğitime önem verir. Kant ve Fichte’nin bilim anlayışı, Herder’in dil ve tarih anlayışı, Humboldt, Goethe, Schiller ve Hölderlin’in insan anlayışı ile Alman Neo-Hümanizmi en yüksek noktasına ulaşır. Bu insanlık anlayışına göre evrenin nihai amacı insanın eğitimidir. Hümanist eğitim insanı ilahiyatçıların din merkezli yaklaşımından özgür kılar. Klasik çağı öğrenen birey edebiyat, felsefe ve sanat sayesinde kendi varlığının bilincine ulaşır. Dil öğrenimi özellikle önemlidir çünkü varolan ve olan-biten herşey dil üzerinden iletilir.

Homeros ile başlayan Klasik Çağ bugün hala devam etmektedir. Çağdaş Batı uygarlığı, yani Yunanlılar, Romalılar, İtalyanlar, Fransızlar, İngilizler ve Almanlar hümanist değerleri savunan milletler olmuştur. Bugün Avrupa Birliği içinde eğer “Avrupa Değerleri”nden söz ediliyorsa bu değerler antik dünyadan miras alınan insanlık değerlerdir. Batı uygarlığını oluşturan bu değerlerin temelindeki klasik düşünce şüphe etmeyi, sorgulamayı, özgür ortamda tartışmayı, felsefi anlamda kavramlaştırmayı anlar.

İşte Atatürk’ün 1930lardan itibaren üniversitede başlattığı eğitim reformu ile Batı’da yüzyıllardır kabul edilmiş olan hümanizma düşüncesi aynı çizgidedir. Hümanist değerleri Batı’nın dışında, özellikle İslam dünyasında hayatın temeline koyan yegane devlet adamı Atatürk’tür. Batı’nın hümanizma düşüncesi 20. yüzyılın başında Osmanlı-Türk aydınları tarafından biliniyordu ve ciddi taraftarı vardı. Örneğin Tevfik Fikret milliyetçiliğe karşı kosmopolitanizmi, dinciliğe karşı Batı’nın bireyciliğini ve özgürlükçülüğünü savunuyordu. Yahya Kemal Beyatlı ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun hümanizm ilgisi Fransız edebiyatına olan meraktan kaynaklanıyordu. Yakup Kadri Horatius’u, Eşref Ünaydın Vergilius’u Türkçe’ye çevirmişti. Ancak bunlar münferiden yapılan katkılardan ibaretti. Atatürk Devrimi Batı uygarlığının temelinde klasik çağ düşüncesi bulunduğunun farkında olan ve bu düşünceyi Türkiye’deki eğitimin temeline koymak isteyen bir devrim anlayışıdır. Bu nedenle 1935de kurulan Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesinde Yunan Dili ve Edebiyatı ile Latin Dili ve Edebiyatı bölümleri açıldı. 1940da 3 lisede “Klasik Kol” oluşturuldu ve Eski Yunanca, Latince öğretimine başlandı. O tarihte Türkiye’de toplam 24 lise vardı. Ancak en önemli katkı Hasan Ali Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığı zamanında 1938de kurulan Tercüme Bürosu’ndan geldi. 1938-46 yılları arasında ağırlığı Batı edebiyatı ve felsefesinden olan 626 klasik eser dilimize kazandırıldı. Hasan Ali Yücel “milli hümanizma”dan söz eder ve hedefi Atatürk’e dayanarak şöyle belirler: “Ruh ve fikir istiklali içinde milli varlığa dayanarak Garp medeniyetine tam giriş.” 1938- 41 arasında yayınlanan “İnsan” dergisindeki başyazısında Nurullah Ataç şöyle yazar: “Kaynaklara inmezsek, bugün Batıda görülen düşünceleri gerçekten içimize sindiremeyiz… Yunan ve Latin kültüründen geçmemiş bir toplumda demokratlık da ulusçuluk da olmaz.”

Türkiye’de bir dönem “Türk Hümanizmi”nin varlığını savunan ve bunun Alman Neo-Hümanizminden sonra dünyadaki yeni bir hümanizma biçimi olabileceğini söyleyen entelektüel bir grup varlığını sürdürdü. 1977de Ankara’da yapılan “Klasik Çağ Düşüncesi ve Çağdaş Kültür Sempozyumu”nda konuşan Azra Erhat şöyle diyordu: “Türkiye’de Atatürk’ün kendisi ve kurduğu Cumhuriyet düzeni başlı başına bir hümanizma örneğidir, hem de öyle bir örnek ki Batıyı olduğu kadar geri kalmış ülkeleri de imrendirecek, öykünmeye itebilecek yetkinliktedir.”

Atatürk Devrimi’nin kaderini bilmekte ve evrimini hep birlikte yaşamaktayız. DTCF hala ayakta olmakla birlikte ikinci bir klasik filoloji bölümü 1935den beri sadece İstanbul Üniversitesinde kurulabildi ve her ikisi de zor ayakta durmakta. Liselerdeki “klasik kol” uygulaması 1949da kaldırıldı. Tercüme Bürosu 1966da kapatıldı. Kendi topraklarındaki geniş ve derin tarihsel, maddi ve manevi bilgi ve tecrübe birikimine sahip olan Türkiye, Batı’dan esinlenerek ama kendine özgü bir hümanizmi yaratma şansını kaçıracağa benziyor.

215 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör